20090127

dünyanın merkezine seyahat

yoğun bir gündü. her şey yatakta tam 3 saat tembellik yaparken başladı. küt diye turgutreis'e gitmeye karar vermiştim. annemin: "staj yaparken giyersin" dediği+aldığı ama asla giymediğim takımlardan birinin eteğini giydim. cici bir kız imajı ve görünümünde yola koyuldum. yolda sylvia plath okudum. bodrum dolmuşlarının muhteşem konforlu koltuklarında salınırken yanıma oturan ve bitez taraflarında binen ilk yolcunun kendi kendine konuşması beni şaşırtmamış hatta eğlendirmemişti desem çok da yalan söylüyor olmam-ardından gelecek olanları asla öngörmeyerek-

ilk durağım dedemdi. minibüsten indiğim andan itibaren yaptığımız telefon görüşmesinin öznesi kaan ve ardından yapacağım telefon görüşmesinin kahramanı dedem arasında sadece 2 saniye geçmişti ki; akıllara zarar konuşmalar zincirimiz başladı:
-dede, ben sabiha
-alo?
-dedee? sabiha ben, geldim evin ordayım, hadi
-ALO?
-DEDEEEE! SABİHA BEEEN! GELDİİİM!
-bu kim acaba? dur bakalım.
(sessizlik dolu saniyeler ve telsim hatlı dedem.)
.
.
-DEDEDEDEDEDEDE?
-kızım sen misin?
-ah evet dede benim. hadi bak taa bodrum'dan geldim, seni bekliyorum. hadi dedem.
-ha, tamam. bekle kuzum.

ardından geçen yarım saat ve benim o sırada tüm esnafla kankaya bağlamam olayın çığırdan çıktığının habercisi değil de neydi?

-ALOOO? DEDE E HADİ BE DEDE BEKLİYORUM İŞTE NERDESİN?
-e ben arkadaşlarlayım, yemek yiyoruz.
-ama?
-5-10 dakkaya belki gelirim.
-dede?
-e nasıl bırakıp geleyim şimdi? fava da var.

hayır. elimdeki sigarayı usulca yere atıp kovboy filmlerindeki çizmelerle söndürürmüş gibi bir karizma yapsam da konuşmanın vahameti hala içler acısıydı ve açıkçası esnafın pek de umurunda değildim. giydiğim yarım yamalak staj kıyafetine küfürler ederken ve ağır aksak adımlarımla ayrılırken, muhteşem şapkasıyla dedem karşımda ve kahkahalarla gülüyordu.
açıkçası mutlu bir sona yelken açmıştık.

bana biraz para ve mandalina verdi, ne de olsa amerika'ya gidecektim.
ardındaki duraklarınsa konuşma içerikleri, asla dedem kadar matrak ve merak uyandıracak cinsten değildi. sadece mandalinaları taşırken ve hala içimden bu sefer neye/kime olduğunu bilmeden küfür ederken yanımdan geçen 2. kendi kendine konuşan bu sefer kadın:
-sen bir gerizekalısın. evet su katıksız gerizekalısın.
diyerek yanımdan geçtiğinde keşke elimde bir sigara daha olsaydı da yere aynı karizmayla bırakıverseydim diye geçirmedim değil, fakat aklıma o an, hemencecik dolmuştaki adam geldiğinde içimin büyük bir kısmına su serpildi.

yolum uzundu, ve mandalinalar ağırdı. yemeye başladım. nitekim yedim ve sonraki duraklarımda ağzıma tıkılan yemeklerin hepsinin mandalina aromalı olmasını tabii ki ev sahiplerime anlatamadım. doğrusu utandım. en son gittiğim duraksa bana kabak verdi. bilmiyorum, belki de anlam ifade ediyor olabilir, ama ben "annene götürürsün" kısmını kaale aldığım için önemsememiş olabilirim.

babam şu aralar istanbul'a inmiş olsa gerek. yarın sabahtan bodrum'da olacak. ve son günümüzü beraber geçirdiğimizin akabininde,: perşembe akşamı ilk füzeyle istanbul'a uçup, istanbul'da felekten bir gece çalacağım. evet bunu yapacağım.