20090530

hani gidecektik başka yere?

günlerden, pazar.
aklım sende.

mevsimlerden hep yaz,
yerlerden akdeniz.

duy, sen duyunca müzik,
seslerden fa.
çünkü: duymazsan eğer tüm şarkılar boşuna.
dalavereden bıktım
pata küte girişmekten
hani değiştirecektik dünyayı?

çoktuk ama aslında hiç de yoktuk.


20090528

62

şimdi şöyle bir şey var: malzeme. ama dünya üzerinde insan sayısı kadar yemek çeşidi olmasa da her yemeğin tadı farklı. malzeme aynı olsa da farklı, baktığımız gördüğümüzle bir değil. bunun sebeplerinden biri de hayatı bir yerde kolaylaştırıp, başka bir yerde zorlaştıran beyin. neden 1. çoğul kişi ağzından konuşuyorum, yandaşlarım kimler, bilmiyorum. kime hitap ettiğimi de bilmiyorum. belki de sadece okuyanları inanılmaz çirkin bir tavırla kusmamdır. belki sinirdir. insanların eşit olmadığını kabul ettiğim yılların, kalemimin kağıdımın başıma yıkılmasıdır ki bir kağıt en fazla ne kadar ağır olabilir? belki de 1 kg pamuk ve 1 kg demir arasındaki fark şakasının kaka olması ritüelini özümsemememdir. şimdi gelelim benim sinirime. insanların ikiye ayrıldığını söylüyor biliminsanları. sağ beynini/sol beynini kullananlar. başta belirttiğim malzemeden farklı yemekler yapan ve onları sevip/sevmeyen/kusan insanlardan bahsediyorum. hemen bir test yapalım. 
sağ ayağımızla saat yönünde daireler çizelim (evet bize sesleniyorum 1. çoğullar) ve aynı zamanda sağ elimizle de 6. ben bunlardan vazgeçtim: 62 tavşanı çizip, malzemelerden içki yapanları düşüneceğim. bence bunun için boktan bir bara gitmeme gerek yok.

20090416

edilgen

Isobel:
 sana bir soru
 saat 6yi 10 geciyor
 ben hala disari cikmadim
 napmami istiyorsun
 soyle yapacagim
 disari cikip ne yapacagim
 ya da evde ne yapacagim
 eger cevap vermezsen saclarimi kesecegim
mine:
 saat altıyı on geçiyor, üzerini sıkı sıkı giyinip
 gezmeye başlııyorsun
 hediye olayına bakabilirsin 
Isobel:
 metroya binip nerye gideyim bak sana secenekleri sunuyorum
 park street
 north end
 brookline
 harvard
 copley 
mine:
 north end
 oraya git 
  Isobel:
 italyan kasabasi ha
 okyanus kenari
mine:
 ooh kesinlikle oraya git  
Isobel:
 tamam
 giyiniyorum
 soyle bakalim
 birilerini arayayim mi aramayayim mi
mine:
 arama  
 giyin 
Isobel:
 giyiniyorum

*isimler degistirilmemistir.
  

take me with you

evden cikmayali 3 gun oluyor. muzik dinlemek desen evde dinleyebilirim, biriyle konusmak dersen internetten de yapabilirim. ozellikle bulusmak istedigim birisi yok. ozellikle konusmak istedigim bir konu yok. okudugum kitabin son 20 sayfasini merak etmiyorum. disarida ictigim kahvenin yaninda sigara icemiyorum. disari ciktigimda charlie ticket almam gerekiyor. bir tek charlie ticket'la kalsa iyi, hediye de almam gerekiyor. aslinda film de izlemek istemiyorum. disari ciktigimda cok fazla acikiyorum. bir yerlere gidip yemek yemek istemiyorum. evde bunaliyorum, ama cikmak da istemiyorum. saclarimi kesme istegim bana hic de iyi seyleri hatirlatmiyor. alisveris yapayim desem param yok. babamlari bilgisayar icin arayayim desem aslinda su an onu bile istemiyorum. 2 yanimda 2 bilgisayar oturuyorum. guya kafa toplama sureciydi, hicbir sey dusunemiyorum. hatta hicbir sey yazmadim. bu havalar da bir turlu isinmiyor. yarin isinacakmis.

napacagim bilmiyorum. sanirim disari cikacagim.
take me with you. ama sen kimsin ve nereye gidiyorsun?

20090406

HABERLER İYİ

Incredible Testimony
The Bible is True

aklıma gün içinde gelen binlerce şeyden sadece milyonda biri aklıma gelip de hadi şuraya yazayım derken, adresi çok da zor olmayan bloğumu adres çubuğuma yazayım dedim. allahım akıl oyunlarını mı izlesem napsam. allahım bugün sana geliyorum.

ARE YOU READY TO MEET JESUS?

mesela

bugün hayatımda ilk defa cam sildim. faya bana "good job" dedi. herkes iyi olup iş bulmaya çalışıyorsa hayatımın geri kalan kısmının camsille alakalı olması içimi rahatlatabilirdi. hayatıma dair çok ciddi kararlar ve amaçlar içeriyorum. bu insanların hayatla derdi ne aslında, öyle değil mi? mesela acayip bir sadeleştirmeye gidelim:


çocukkenki uyuyuş şeklim olabilir.
özgürlük heykeli olabilir.
kolum girsin olabilir.

girsin.

atatürk ölmedi

hayattaki en büyük amacım: burnumu beynime ulaşmaya çalışırcasına karıştırırken bir yandan da tırnaklarımı kesmek. tanışalım mığ?

20090228

ed is a portakal

gülmekten ağlatan, her dinlediğimde kafamda farklı bir klip yaratan ama hepsinde beni bulunduğum ortamdan kaçırdığını hayal ettiğim 7-8 kişi. buranın ne kadar boktan bir hüzüne sahip olduğunu asla anlatamayacağımı biliyorum, karla kaplı ağaçlar, yavaş yavaş ilerleyen tramvaylar, donmuş göller. bunlar bu 7-8 adamla tam olarak bir şölene dönüyor, ağaçların üzerinden zıplaya zıplaya tramvayın hızına yetişiyorlar, sonra ilk stopta içeri inanılmaz sesleri ve bağırışlarıyla içeri giriyorlar. aman allahım, herkes uyuyor! bomboş, bembeyaz, altının yeşiline emin olduğum arazilerde bu boktanlığı bir şölene, karnavala çeviriyorlar. her şeyle dalga geçip, her müzik tarzını içlerinde barındırıyorlar. aslında çok da büyük bir politik/hayat görüşleri yok, sadece eğleniyorlar. ve beni neredeyse ağlatıyorlar.

yok, asla fotoğraflarını görmek istemiyorum. gerçek olsun istemiyorumlar.

http://rapidshare.com/files/203664757/02-akron-family-ed_is_a_portal.mp3.html

20090221

son akşam yemeği

masalda hissetmek için 8 ocak gecesine gereksinimim olmadığına o kadar nadir emin oluyorum ki, gerçekliğinden emin olamıyorum kimi zaman. masalda hissedilmek için bir masa bile yeterli olabiliyor diyorum sonra. bir kulp bulmam gerekseydi, bu geceyi "sessiz" olarak tanımlardım. 4 kişilik bir masa, asla teknolojik bir aletten çıkmayan yunan şarkıları, ondan çok az evvelsindeki 60 yıl evvelsine ait, bu yüzden bölük pörçük türk şarkıları, plaktan dinlenilmesiyle aynı tadı bırakacak cinsten bir kasetçalar, masada konuşulan 3 tane ana dil, duvarlardaki zamanı ölesiye, belki de öylesine hatırlatan saatler. durgunluk, sessiz dakikalar, dalan gözler. hayal edildiğine emin olduğum vals yapan çiftler, üzerine basıldığında çıplak ayakla kara basmakla aynı hissi veren halı, ilaç kokan bir asansör ve arkamızdan el sallayan nectar.

meyveler, tatları aynı, isimleri farklı meyveler. belki de tatları farklı, isimleri aynı yemekler. beyaz ve pembe şaraba bir o kadar zıt budweiser. budweiser etkisinde dönüşte highwayde yaşanan adrenalin.

varsın winter solstice çalsın.

20090214

love is simple.

çok fazla dramatize edip can sıkıyorum. belki de akbayram bilemiyorum. agh. hayır gayet farkındayım da, şu "neşeli günler"deki münir (minür?) özkul rolümü sıyırıp atamadığımın. LOVE! LOVE! LOVE! everyone. şimdiki zamanda sıkıştım, pekiyi bu geçmiş nereye kaybolup gitti? bence beni terk etti. anı yok, kalem yok, kağıt yok: çikolatadan yapılmış evler var. acaba böyle mi kilo alıyorlar? bilemiyorum. YOR ekini çöpe atsam çok fazla mı şey kaybederdim acaba?

geçen gün bir çocuk durup benimle fransızca konuşmaya başladı, ben de fransız filmleri indirmeye işaret olduğunu düşünüp, indirmeye devam ettim. fakat izleyemememi napacağız? ama öyle konuşmayayım: braveheart'tan sonra makinisti de indirdim. keşke pearl harbour'ı izlememiş olsaydım da onu da indirseydim. bugün sevgililer günü, aman allahım ne kadar güzel bir gün.

sihirli uyku maskem olmasaymış napardım acaba?
yanlarından ışık çıkan gözlüğümden bahsetmiyorum bile.
aLLAHIM. sANA GELİYORUM.
bu blog bir boka yaramaz ama, nereye gideceğini biliyor:
to all of the places that i have known!